“Bu gidiş gidiş değil!”

Aksakal; “Sağlıklı hiçbir ekonomide o ülkenin para değeri iki ayda yüzde 45 değer kaybedip, bir gecede yüzde 40 değer kazanamaz. Bu eşyanın tabiatına, hayatın olağan akışına aykırıdır.”

Demokratik Sol Parti Genel Başkanı Önder Aksakal, gerçekleştirdiği basın toplantısında yaşanan gelişmeleri, ülke ve dünya gündemini değerlendirdi.

Aksakal açıklamasında;

“Değerli basın mensupları, saygıdeğer arkadaşlarım,

Geçen hafta burada sizlerle buluşmamızda “Türkiye olarak tarihsel geçmişimizin belki de en zorlu dönemlerinden birini yaşıyoruz.” demiştim.

Bugün şu görüşü de eklemeliyiz; Türkiye olarak tarihsel geçmişimizin en ilginç dönemlerinden birini yaşıyoruz.

Öyle ki, son üç gündür ekonomide yaşanan çarpıcı hareketlenmeler iki senedir yaşadığımız küresel pandeminin önüne geçmiş, “her işin başı sağlık” anlayışının “her işin başı para” ya evrildiğinin çarpıcı örneğini oluşturmuştur.

Bu kez ben, her hafta değindiğim pandemi uyarılarını tekrar hatırlattıktan sonra, ekonomideki çarpıcı hareketlenmelerin yarattığı ve yaratacağı çarpıklıklar üzerinde duracağım.

Sizlerin de yakından izlediğiniz gibi dün Türk Bilim İnsanlarının büyük emek ve gayretleriyle üretilen yerli Covid-19 aşımız TURKOVAK’ın acil kullanım onayı alınarak insanlığın hizmetine sunulmuş olması ve seri üretime geçilmesi Asil Türk milletinin bir ferdi olarak beni ziyadesiyle gururlandırmıştır.

Yerli aşı çalışmalarında yer alan Bilim insanlarımız ve denek olan yurttaşlarımız başta olmak üzere katkısı ve emeği geçen herkese şükranlarımı sunuyorum.

Bu önemli bir olaydır, dünyada kendi aşısını üreten dokuz ülkeden biri olmak küçümsenmeyecek bir başarıdır.

O zaman öncelikle “aşı karşıtı” olan yurttaşlarımıza ve aşı olmayan herkese yeniden çağrıda bulunmak isterim, artık yerli aşımız da var, lütfen aşılarınızı ihmal etmeyin, maske-mesafe-temizlik kurallarına azami düzeyde riayet ederek toplumsal sağlığımızın korunmasına yardımcı olun.

Değerli basın mensupları,

Bu arada komşumuz Yunanistan’ın yeni bir kaşıntı dönemine daha girdiğini görüyoruz.

Yunanistan Başbakanı Miçotakis, TBMM tarafından 1995 yılında kabul edilen ve Yunanistan’ın karasularını 12 mile genişletmesi halinde bunun savaş sebebi sayılacağı kararın kaldırılmasını talep etmesi, Türkiye’nin AB sürecinde  “Casus Belli” kararını kaldırması halinde her türlü desteği vereceğini açıklamasını komedi sanatının geldiği son nokta olarak tanımlıyorum.

Miçotakis’e şunu hatırlatmak isterim ki; Amerika’nın çocukları 12 Eylül 1980 Askeri darbesini gerçekleştirdikten sonra sizin NATO’ya yeniden alınmanızı sağlamış olabilir.

Bugün iktidarda bulunan AK Parti 2004 yılında Kıbrıs Rum Kesiminin AB’ye girmesine zemin hazırlamış olabilir ama sizin hayal ettiğiniz o Ege Denizinde 12 mil karasuları manzarasını çizecek bir ressam daha anasının karnından doğmadı.

Hele hele Demokratik Sol Parti’nin var olduğu bir Türkiye’de böyle bir kararın alınması, ihtimal dahilinde bile değildir.

Buradan Yunan Başbakanı olan zata açıkça ifade ediyorum; sizin kadar nankör bir devlet dünya yüzünde yoktur. 1974 yılında tepenize çöken darbecileri, o gün için Kıbrıs Barış Harekâtını gerçekleştiren Türkiye sayesinde uzaklaştırdınız ve demokrasiye kavuştunuz.

Şimdi kalkmış Türkiye’nin AB’ye girmesi konusunda küstahça bir tavırla şartlı referans olmayı teklif ediyorsunuz. Sizden gelecek hayır Allah’tan gelsin. AB’ye tam üyelik eğer sizin inayetinize bağlıysa, alın o Avrupa Birliğini tepe tepe kullanın.

AB Zirvesi’nin 11 Aralık 1999 Helsinki kararı ile Türkiye’nin AB’ye adaylığı kabul edilirken, beklentileri arasında yer verdiği Yunanistan ile Ege sorunu ve Kıbrıs konuları ön şart olarak öne sürüldüğünde o dönemin Başbakanı ve DSP Onursal Genel Başkanı Bülent Ecevit’in AB üyeliğini elinin tersiyle ittiğini unutmuş görünüyorsunuz.

AB Parlamentosu ve AİHM tarafından Türkiye’nin demokrasisine ve ulusal bütünlüğüne yönelik sapkın saldırılarının aradan geçen 22 yılda halâ güncel tutulması karşısında Türkiye’nin esasen böyle bir Avrupa Birliği bünyesine katılıp katılmamasının yeniden değerlendirilmesi ve tartışılması ihtiyacı ortaya çıkmaktadır.

Değerli basın mensupları, değerli arkadaşlarım,

18 Aralık’ta “patronlar kulübü” TÜSİAD kendi resmi web sitesinden bir açıklama paylaşarak, hükümetin uygulama kararı aldığı yeni ekonomi politikaları için; “genel kabul görmüş iktisat bilimi kurallarına hızla dönülmesini” istemiştir.

Aynı açıklamada “Kurumların ve kuralların kapsayıcı ve etkin şekilde güçlendirilmesi başta olmak üzere atılacak adımlar ülkemizde güven ortamının oluşması için elzemdir.” diyerek bu istikamette atılacak doğru adımlara katkı vermeye hazır olduklarını belirtmişlerdir.

İşin doğrusu kurlarda oluşan her hareket sonrasında “dörtayak üstüne” düşenlerin bu gibi açıklamaları bize 1979 yılında yaşanan “gazete ilânlarını” hatırlatmaktadır.

O tarihte Amerika Birleşik Devletleri’nin SSCB’ni casus uçaklarıyla izleme talebini reddeden Bülent Ecevit Başbakanlığındaki hükümetin düşürülmesi görevini işte bu patronlar kulübünün yerine getirdiğini artık bilmeyen kalmadı.

Hazırladıkları ilânları dönemin Sıkıyönetim Komutanı ve Genelkurmay Başkanlığına “sunarak” onay almaları sonrası planladıkları yeni ekonomi model olarak açıklanan 24 Ocak Kararlarının uygulanabilmesi şartlarını yaratma adına

12 Eylül 1980 darbesine çanak tutanlar, 12 Mayıs 1979 tarihinden başlayarak yayımlanan ilânların ilkinde “Zorlayıcı ve önleyici önlemlerle üretim artmaz. Olsa olsa ekonomik yapı çarpılır. Giderek rejim değişir. demişlerdi.

13 Mayıs günü Bülent Ecevit bu açıklama için “..içimizden bıçaklanıyoruz. Kendi kendimizi yabancılara haksız yere jurnal ediyoruz.” diyerek bu memlekette ancak halkın dediğinin olacağına dikkat çekmişti.

Bu tarihten 5 ay sonra istifa etmek zorunda bırakılan Ecevit Hükümeti’nin yerine getirilen siyasi yapı uygulanan ekonomi politikayı değiştirmiş ve 24 Ocak 1980 kararlarını açıklayarak uygulamaya koymuşlardı ve sonrasında da hepinizin bildiği gibi Kenan Evren darbesiyle ülke bir karanlık bir sürece sokulmuştu.

Yıllardır yaşadığımız iç ve dış sorunların temelinde işte bu faşist darbe yatmaktadır.

Bugün coğrafyamızda kurgulanan “sözde Kürdistan” planına karşı duran hükümete yönelik yapılan bu açıklamanın nereye onaylatıldığı konusunun da açıklığa kavuşturulmasının gerçek demokrasinin yerleşmesi adına büyük önem arz ettiği kuşkusuz gereklidir.

Bir ülkede uygulanan ekonomi politikalar, halkın seçimle işbaşına getirdiği siyasi yapıların doğru ya da yanlış öngörüleri ve topluma sundukları vaatlerin bütünüdür.

Her siyasi partinin kendi kuruluş amaç ve ilkeleri doğrultusunda oluşturmuş oldukları programlar ancak yine aynı türden kurumlarca, yani diğer siyasi partilerce eleştiri konusu yapılmalıdır.

Eğer siyasete meraklı ise dernek, oda, vakıf gibi sivil toplum kuruluşlarının engin bilgi sahibi yöneticileri kendilerine hitap eden siyasi partilere katılarak ya da kendileri bir parti kurarak sürece dahil olabilirler. Demokratik yaşamın gereği de esasen budur.

Değerli basın mensupları,

Şu kadarını baştan söylemeliyim ki; bizim için de gelinen bu süreç, ortaya çıkan savrulma hali, iktisat bilimi literatüründe örneğine hiç rastlamadığımız türden özellikler arz etmektedir.

Sağlıklı hiçbir ekonomide o ülkenin para değeri iki ayda yüzde 45 değer kaybedip, bir gecede yüzde 40 değer kazanamaz. Bu eşyanın tabiatına, hayatın olağan akışına aykırıdır.

Bunu içeride ya da dışarıda yer alan “güçler” kavramı ile betimleyemeyiz.

Sonuçta, uygulanan ekonomi politikaların doğruluğu ya da yanlışlığı paranın sahiplerini varlıklarını koruma ve güçlendirme içgüdüsüyle harekete geçirecektir. Yaşamın doğası bunu gerektiriyor.

Hükümet bu çarpıklığı “düzeltmek” için yine aynı çarpıklıkta bir yöntemle halkı başka bir batağa götürme riskini göze almıştır.

Ticaret ve yatırım, bireylerin ya da şirketlerin ekonomi üzerindeki öngörü, strateji ve kararları tahtında elde ettikleri kazanç veya zararlarının zeminini oluşturur. Dolayısıyla ortaya koyulan bu öngörü, strateji ve kararların sorumluluğu da kendilerine aittir.

Hazine ve Maliye Bakanı önceki gün, “Kur Korumalı TL Mevduatı” düzenlemesinin ayrıntılarını açıkladı.

Hesaplar 3, 6, 9 ve 12 ay vadeli açılabilecek. Merkez Bankası her gün saat 11:00’de dolar döviz alış kuru (dikkat edin, sadece dolar) yayınlayacak. Sisteme, isteyen her banka katılabilecek.

Vade sonunda kur değişiminin faiz oranı üzerinde kalması halinde oluşabilecek fark müşteri hesabına Türk lirası olarak yansıtılacak.

Hesabın açıldığı tarihteki TCMB kuru ile kapatıldığı tarihteki TCMB kurundan düşük olan üzerinden hesap bakiyesi güncellenecek. Yüksek olan oran üzerinden hesap nemalandırılacak ve bu mevduat ürününe stopaj vergisi uygulanmayacak.

Ne kadar güzel değil mi?

Hani, yap-işlet yöntemiyle köprüler, yollar, tüneller havalimanları yaptırmış, yolcu ve araç geçiş garantisi vermiştik ya, şimdi onun bir başka örneği hayata geçiriliyor.

Uygulanmak istenen bu kararların Osmangazi Köprüsü geçiş ücreti yönteminden ne farkı var?

Bir kere şunu sormak durumundayız; TCMB her sabah 11:00’de neden Amerikan Doları kurunu açıklıyor da diğer yabancı para birimleri konusunu gündeme getirmiyor? Döviz adı verilen kavram sadece Amerikan Dolarının tanımı mıdır?

İkincisi; uygulamaya konulan bu yöntemle para kazanmak isteyenlerin ticari tercihlerinin olumsuz sonuçlarını neden 84 milyonun kesesi olan Hazine taahhüt ediyor?

Para sahibinin kendi yanlış stratejilerinin ceremesini neden devlet organı ve vatandaş yükleniyor? Bu Allah’tan reva mıdır? Nass böyle mi emrediyor?

Değerli arkadaşlar,

Hakikaten söyleyecek söz, bu olanları tanımlayacak kelime bulmakta zorlanıyoruz.

Bir taraftan dini argümanları referans göstererek “faize karşı” olacaksınız, diğer taraftan parasını bankada Türk Lirası cinsinden tutana döviz karşısında yaşayabileceği kaybı garanti edeceksiniz. Bu düpedüz faiz taahhüdü değil de nedir?

Bu gidiş gidiş değildir! İnsanların aklıyla alay etmeyin!

Buradan devleti yönetmek için sorumluluk üstlenen herkese sesleniyorum; mademki liberal ekonomiden yanasınız, mademki serbest piyasa kurallarına sıkı sıkıya bağlısınız, mademki bu stratejinizle küresel sömürü düzeninin bir parçası olmayı içinize sindiriyorsunuz, o zaman bir başkasına ait parayı kullanmanın bedeline faiz denildiğini, serbest piyasa ekonomisi kurallarının uygulandığı bir düzende, finans sisteminin faizsiz işlemeyeceğini artık kabul etmelisiniz.

İslâm dini akıl ve mantık dinidir. Allah’a bağlılık, kurallarına sadakat her Müslümanın vecibesidir elbette, ancak gündem konumuzda olduğu gibi alınan kararları “Nass” kriterlerine bağlayıp, sonra da başka adlandırmalarla bu kuralları arkadan dolanarak boşa çıkarırsanız bunun adına en hafif deyimiyle “samimiyetsizlik” denir.

Kaldı ki bir diğer açıdan değerlendirildiğinde devleti yönetenler dini aidiyetlerine göre değil, başta Anayasa olmak üzere Kanunların öngördüğü kurallarla devleti yönetmek mecburiyetindedirler.

Dolayısıyla Sayın Cumhurbaşkanı devleti yönetmek üzere üstlendiği görevine “Müslüman” olduğu için değil, Anayasa’nın tanımladığı kriterlere sahip olduğu için seçilmiştir.

Görevine başlarken de yine Anayasa’nın öngördüğü bu kriterlere bağlı kalacağına dair yemin etmiştir. O yemin metninde devleti “Nass” larla yöneteceğine dair bir cümle de yoktur.

Nasslar islâm inancında Tanrı buyruğudur, bunlar değişmez kurallardır ancak toplumun ihtiyaçları ve insanların refah içerisinde yaşamaları için oluşturulacak koşullar zamanla değişebilir ve yönetimsel karar ve kurallar oluşturulabilir. Bu bütün dünyada böyledir.

Dün dini gerekçelerle kadınların otomobil kullanmasına yasak koyanların, bugün bu uygulamalarından vazgeçmelerinin gerekçesi Nass’larla izah edilebilir mi?

09 Aralık tarihli buluşmamızda da söylemiştim, bir kez daha tekrarlayayım;

“Her ne şekilde anlatılmaya ya da anlaşılmaya çalışılırsa çalışılsın gerçek şudur ki, başkalarına ait olup da ihtiyacımız olan mal, para ya da hizmetin (eğer bağış değilse) mutlak surette bir karşılığının olacağı izahtan varestedir.

Bunlara; mal için “kira”, para için “faiz”, hizmet için “ücret” adı verilmektedir.

Dolayısıyla bu değerlerin miktarını ve artışını belirleyen mekanizmanın kurumlar ya da kişiler değil, enflasyonun doğrudan kendisi olduğu gerçeğiyle yüzleşmek mecburiyetindeyiz.

Faizin “haram” olması kuralını, bu gerçeği perdelemek için kullanamayız, buna sığınamayız. Haram olan tefeciliktir, stokçuluktur, karaborsacılıktır, fırsatçılıkla yapılan soygunculuktur!”

Şimdi hayatın gerçekleriyle yüzleşme zamanıdır. Uygulanmak istenen “Kur garantisi” yöntemi düpedüz haksızlıktır, örtülü faizciliktir, kul hakkına girmektir, paradan para kazanmak isteyenlere devletin olanaklarını peşkeş çekmektir. Bu yoldan ivedilikle dönülmesinde sayısız yarar vardır.

Peki, ekonomideki bu çarpıklık nasıl düzeltilecektir?

Her fırsatta üstüne basa basa belirttiğimiz tarımsal üretimden uzaklaşmış bir ülke refah yüzü görmez tezimizin doğruluğu bugün bir kez daha ispatlanmıştır.

Ülkenin ekonomisini yönetmenin, ailenin ekonomisini yönetmekten farklı bir tarafı olmadığını görmek ve anlamak için ekonomi Profesörü olmaya gerek yok, Ordinaryüs olmaya hiç gerek yok!

Alınacak ilk karar tasarruf tedbirlerinin sıkılaştırılması ve Cumhurbaşkanlığı kurumundan başlamak üzere tüm resmi kurumlarda savurganlığın ve şaşaanın önüne geçilmesi olmalıdır.

İkinci olarak yapılması gereke iş, yürürlükteki Büyükşehir Yasası derhal değiştirilmeli, kapsamı ve sınırları eski haline getirilmeli, köyler asıl sahiplerine, köylülere geri verilmelidir!

Üçüncü olarak; taa 24 Ocak kararlarının alındığı 1980 yılından bu yana uygulanan sözde serbest piyasa ekonomisi adı verilen vahşi kapitalizmin boyunduruğundan ülkemizi kurtarma zamanının geldiğini ve hatta geçtiğini neden görmüyorsunuz?

Çözüm Karma Ekonomi modelindedir. Devlet ve özel sektör işbirliği ile birçok alanda yeni başarılara imza atılabilir. Ayrıca;

Artık bunları söylemekten dilimizde tüy bitti! Eğer hazinenin bu kadar olanağı varsa bunu üretim için kullanmalısınız, başta tarımsal üretim yapanlar olmak üzere sanayi üretimi ve ihracat yapan sektörlere hibe, teşvik, düşük faizli ve uzun vadeli kredi şeklinde destek çıkmalısınız.

Küresel ısınma ile birlikte doğal yaşam koşullarının değişime uğradığı dünyada büyük bir kaygıyla beklenen küresel kuraklığın gelecek nesillerimiz için bir kâbus olacağını görmek, bilmek ve buna göre tedbirlerimizi şimdiden almak mecburiyetindeyiz.

Her şey koltuk değil, her şey iktidar değil, her şey para değil!” sözlerine yer verdi.

 

 

Bunları da Okuyabilirsin.

HİZMET İÇİ FAALİYETLER SÜRDÜRÜLEBİLİR VE SÜREKLİ OLMALIDIR

Büyükşehir Belediyesi, 2022 yılı Hizmet içi Eğitim Programı kapsamında belediye çalışanlarına yönelik; vatandaşlara daha kaliteli, …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.